|

ZIPLAYAN ZAMAN SAATİ

Küçük bir kasabanın tam ortasında, antikacı dükkânlarının arasında sıkışıp kalmış, tozlu vitrinli bir dükkân durur: Zamanın Ötesi. Bu gizemli dükkânın sahibi, gri sakallı, çatık kaşlı ama içten biri olan Bay Turunç’tur. Dükkânın rafları, geçmişin izlerini taşıyan yüzlerce antika eşyayla doludur. Ancak içlerinde en dikkat çekeni, duvarın tam ortasında asılı duran eski bir saat olur. Bu saat, görünüşte sıradan bir duvar saati gibi dursa da, zamanı doğru düzgün göstermez; saniyesi bazen ileri doğru koşar, bazen geriye sarar, kimi zaman da bir anda duruverir. Ve ilginçtir ki, “tik-tak” sesi yerine bazen “zıp-zıp” diye atlamaya başlar.

Yağmurlu bir günde, bisikletle dolaşırken sığınacak yer arayan iki arkadaş, Elif ve Baran, bu dükkânın kapısından içeri girer. Raflardaki garip eşyaları incelerken gözleri saate takılır.

“Bay Turunç, bu saat neden zıp zıp yapıyor?” diye sorar Elif merakla.

Bay Turunç gözlüğünün üzerinden bakarak hafifçe gülümser.
“Çünkü o, sıradan bir saat değil çocuklar. O, Zıplayan Zaman Saati.”

Baran’ın gözleri kocaman açılır. “Nasıl yani? Zıplıyor mu?” der şaşkınlıkla.

“Zıplıyor,” der Bay Turunç, “ama zamanda.”

O anda arka odaya geçer ve çocuklara saate dokunmamalarını tembih eder. Fakat merak yerinde durmaz. Elif ve Baran, saatin altındaki pirinçten yapılmış minik düğmeye bastıklarında, aniden ortalık dönmeye başlar. Tavan yer değiştirir, hava bir uğultuya bürünür ve gözlerini açtıklarında kendilerini taş sokakların, at arabalarının ve şaşkın insanların arasında bulurlar. Üzerlerinde pelerinler, ellerinde haritalar vardır.

“Bu… Orta Çağ mı?” diye bağırır Baran.

Bir çocuk yanlarına gelir ve fısıltıyla şöyle der:
“Sihirli gezginlersiniz siz. Kayıp yıldız taşını bulmadan geri dönemezsiniz.”

Zaman Saati artık boyunlarına bir kolye gibi asılıdır. Eve dönebilmek için bu çağın görevini tamamlamaları gerekmektedir. Haritanın peşine düşerler, eski sokaklarda iz sürer, ipuçlarını takip ederler. Sonunda yıldız taşını bulurlar ve saat tekrar zıplar. Ancak bu kez işler planlandığı gibi gitmez.

Gözlerini açtıklarında gökyüzünde uçan arabalar, evleri temizleyen robotlar, hologramla konuşan insanlar görürler. Etraf alabildiğine teknolojidir; yıl 2424’tür. Ama saat kontrolden çıkmıştır. Zaman arızalanmış, zıplamalar rastgele hale gelmiştir.

Bir bakmışlar dinozorların arasındalar, bir bakmışlar korsanların gemisinde. Bazen antik olimpiyatlarda yarışıyorlar, bazen bir uzay gemisinin dar koridorlarında dolanıyorlar. Elif, saatin üstünde oluşmuş bir çatlağı fark eder. “Burası çatlamış,” der, “O yüzden kontrolü kaybettik!”

Bir sonraki zıplamada, kendilerini bembeyaz, sessiz bir odada bulurlar. Ortada parlayan bir kürenin içinden yankılanan bir ses duyulur:

“Zamanı fırlattınız… ama geri sarabilirsiniz.”

“Sen kimsin?” diye sorar Elif.

“Ben, Zamanın Ustasıyım,” der ses. “Zıplayan Saat eskidi, ama zamanı taşıyanlar doğruysa, yeniden çalışır.”

Usta onlara bir seçim sunar. Ya zamanda bir yer seçip orada kalabilirler, ya da eve dönüp zamanı korumayı öğrenebilirler.

Elif ve Baran birbirlerine bakar, hiç düşünmeden cevap verirler:
“Eve dönmek istiyoruz. Ama zamanı da tanımak istiyoruz.”

Zamanın Ustası başını sallar ve gülümser. “O hâlde hatırlayın: Zaman bir oyun değildir. Ama oynarken değerini öğrenirsiniz.”

Gözlerini açtıklarında, tekrar Zamanın Ötesi dükkânındadırlar. Bay Turunç, gözlüklerinin üzerinden bakarak usulca sorar:
“Ne öğrendiniz bakalım?”

Baran, saat kolyesini çıkarırken sessizce yanıtlar:
“Zaman, sadece ileri gitmez… bazen durmak da gerekir.”

Elif ekler: “Ve en değerli zaman, sevdiğin biriyle geçirdiğin andır.”

Zıplayan Zaman Saati, bir daha zıplamaz. Çünkü artık huzurludur. Onu fırlatan çocuklar, zamanı yerine koymayı öğrenmiştir.

Ve belki bir gün sen de, “Zamanın Ötesi” adlı eski bir dükkâna rastlarsan…
Duvara iyi bak. Eğer zıplayan bir saat görürsen, ona sadece gözlerinle değil, kalbinle dokun.

Similar Posts

  • |

    ORMANIN FISILTISI

    Ada, yaz tatilini geçirmek için büyükannesinin köy evine gelmişti. Şehirden uzak, internetin zayıf çektiği, sokakların toprakla, havanın kuş sesleriyle dolu olduğu bir yerdi burası. Oysa Ada’nın elleri tabletindeydi, kulaklarında oyun sesleri yankılanıyordu. Büyükannesinin evi, sapsarı taşlarla örülmüş, çatıları kırmızı kiremitli eski bir evdi. Pencerelerinde dantel perdeler, girişte küçük bir tahta salıncak vardı. Ev, çiçek kokulu…

  • |

    KONUŞAN AĞAÇ VE MİNİK BAHÇIVAN

    Kalabalık bir kasabanın kenarında, yüksek çitlerle çevrili sessiz bir bahçe uzanır. Bu bahçeye kimse adım atmıyor, çünkü kime ait olduğu bilinmiyor; ancak içeride devasa bir ceviz ağacı vardır ki dalları gökyüzüne uzanırken, kökleri toprağın derinliklerine doğru iner. Bir gün, yedi yaşındaki Toprak, kasabanın sokaklarında koştururken topunun peşine takılıp kendini bu gizemli bahçenin önünde bulur. Merakı…

  • |

    ASLAN VE KIRILAN SAKSI

    Aslan, 1. sınıfa giden neşeli bir çocuktu. Saçları dağınık, gözleri hep parıltılıydı. Okula gitmeyi çok severdi, ama en çok teneffüsleri… Çünkü o zaman en yakın arkadaşıyla, yani topuyla buluşurdu. O gün güneş sıcacık gülümsüyordu. Aslan elinde topuyla bahçeye çıkarken yanına arkadaşı Elif geldi. İkisi birlikte koşarak okulun bahçesindeki oyun alanına gittiler. Hemen ardından sınıf arkadaşları…

  • |

    OTOPARK VE KÜÇÜK MİSAFİR

    Evde o sabah güneş perdelerin arasından içeri usulca süzülürken Akın, çoktan uyanmıştı bile. Üç katlı otoparkını hayal ediyordu gözlerinde. Arabaları, her biri farklı renkteydi: kırmızı olan itfaiyeydi, mavi polis arabası, sarı olan da en hızlı yarış arabasıydı Yatağından kalkar kalkmaz, soluğu salonda aldı. Sessizce halının üzerine oturdu, oyuncak kutusunu yavaşça açtı. Gözleri parladı. Arabaları tek…

  • |

    NİVA VE DOSTLUĞUN GÖLGESİ

    Bir varmış, bir yokmuş… Ormanın derinliklerinde, kahverengi pofuduk tüyleriyle minicik, sevimli bir sincap yaşarmış. Adı Niva’ymış. Her sabah, güneş ilk ışıklarını ağaçların yapraklarına serperken uyanır, çevik adımlarla dalların arasında seke seke palamut ve kuru yemiş toplarmış. Bu yemişler onun için yalnızca birer yiyecek değil, aynı zamanda en değerli hazinesiymiş; emekle, sabırla biriktirdiği bir kışlık mutluluk…

  • |

    RENK PERİSİ LULU

    Bir varmış, bir yokmuş… Renkler Diyarı’nda yaşayan Lulu adında minik bir peri varmış. Bu peri güzel mi güzel renklerle parıldıyormuş. Lulu, gökyüzünü her sabah boyamakla görevliymiş. Güneş doğmadan önce Diyarda bulutları pembeler, maviler, morlar sürer; gökyüzünü gören herkesin içini neşeyle doldururmuş. Ve güne parlayan renklerle başlıyorlarmış. Renksiz hiçbir yer kalmıyormuş. Böylelikle kimse üzülmüyormuş. Ancak bir…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir