|

KONUŞAN AĞAÇ VE MİNİK BAHÇIVAN

Kalabalık bir kasabanın kenarında, yüksek çitlerle çevrili sessiz bir bahçe uzanır. Bu bahçeye kimse adım atmıyor, çünkü kime ait olduğu bilinmiyor; ancak içeride devasa bir ceviz ağacı vardır ki dalları gökyüzüne uzanırken, kökleri toprağın derinliklerine doğru iner.

Bir gün, yedi yaşındaki Toprak, kasabanın sokaklarında koştururken topunun peşine takılıp kendini bu gizemli bahçenin önünde bulur. Merakı ağır basar ve usulca içeri süzülür. Ortalık sessizdir, ama havada tarif edemediği bir huzur dolaşır. Tam topunu yerden almak üzereyken ansızın bir ses işitilir:

“Dikkat et, o çiçek yeni filizlendi!”

Toprak irkilir, gözleriyle etrafı tarar ama kimseyi göremez.

“K… kim var orada?” diye seslenir.

O anda ceviz ağacının gövdesinde bir göz kırpılır.

“Benim,” der ağaç. “Bana sadece ‘ağaç’ derler ama ben biraz daha fazlasıyım.”

Toprak’ın gözleri büyür.

“Sen… gerçekten konuşabiliyor musun?”

“Evet,” diye cevaplar Ağaç, “ama yalnızca kalbi toprağa yakın olanlar duyabilir sesimi.”

Şaşkınlığı geçer geçmez sorular sıralanır. “Peki şimdiye dek kimse duymadıysa, neden?”

Ağaç, hafifçe iç geçirerek konuşur: “Çünkü çoğu insan doğayı değil, yalnızca ekranlarını dinliyor.”

O günden sonra Toprak her fırsatta bahçeye uğrar. Ağaç ona bitkilerin dilinden, toprağın sırlarından, arıların danslarından söz ederken; Toprak da onunla okulunu, günlerini ve hayallerini paylaşır. Zamanla aralarında görünmeyen ama sapasağlam bir dostluk filizlenir.

Ancak bir sabah, bahçeye adım attığında Ağaç sessizdir. Yaprakları sararmış, gövdesi hüzünle inlemektedir.

“Ağaç, hasta mısın?” diye sorar endişeyle.

Ağaç, durgun bir sesle karşılık verir: “Toprak… bu arazi satılmak üzere. Yerine binalar dikilecek; ben de bu bahçeyle birlikte yok olacağım.”

Toprak’ın yüreği sıkışır. “Hayır, buna izin veremem!” der. Ama ne yapabilir ki? Henüz küçük bir çocuktur.

Ağaç, rüzgâr gibi yumuşak bir tonla fısıldar: “Her değişim bir tohumla başlar. Sen artık minik bir bahçıvansın. Unutma; bazen en küçük eller, en büyük işleri başarır.”

Toprak, ne yapacağını bir süre bilemese de içindeki ses ona bir şeyler yapılması gerektiğini fısıldar. Annesiyle konuşur. Başta onu ciddiye almayan annesi, gözlerindeki kararlılığı görünce yumuşar ve birlikte düşünmeye başlarlar. Sonra Toprak’ın aklına bir fikir gelir.

Renkli bir kutu yapar, üstüne büyük harflerle yazdığı bir not yapıştırır:
“Bahçeyi koruyalım. Çünkü ağaçların da bir kalbi vardır.”

Kutuyu kasabanın meydanına bırakır. Yanına da minik kâğıtlar ve kalemler koyar. Dileyen herkes, bahçeyle ilgili duygularını ya da hayalini yazıp kutuya atar. Kimi bir şiir yazar, kimi çocukluğunda o bahçeye gizlice girdiğini anlatır. Bazıları sadece “Lütfen kalsın” der. Ama kutu her geçen gün dolar.

Haftalar sonra kutu, belediye binasına ulaşır. Kutunun içindeki notları okuyan Belediye Başkanı, insanların bu bahçeyi unutmamış olduğunu fark eder. Merakı artar ve bir sabah bahçeyi ziyaret etmeye karar verir.

Toprak onu karşılar, ağaçları gösterir, çiçeklerin arasındaki arıları anlatır ama Ağaç konuşmaz. Çünkü bazı sesler sadece içten gelen sessizlikte duyulur. Başkan, dallarda sallanan çocukları, çiçeklerin arasında uçuşan kelebekleri, ve Toprak’ın gözlerindeki ışığı görünce kararını verir:

“Bu bahçe kalmalı. Hem de herkesin bahçesi olarak!”

Kısa süre sonra çitin önüne bir tabela asılır:

“Toprak Bahçesi – Doğayı Dinleyen Çocukların Yuvası”

O gün Toprak, Ağaç’a sımsıkı sarılır. Ağaç, yapraklarını usulca titreterek mırıldanır:

“Senin gibi bir minik bahçıvan sayesinde… köklerim yeniden umut taşıyor.”

Artık Toprak yalnızca bir çocuk değildir. O, doğanın dili olmuş, başka çocuklara da ağaçlarla konuşmayı, toprağı dinlemeyi ve arılarla barışmayı öğretmeye başlamıştır.

Ve her gece, Ağaç ona usulca fısıldamaya devam eder:

“Doğa hep konuşur, ama sadece dinlemeyi bilenler duyar.”

Toprak büyür, yeni bahçeler kurar, fidanlar diker, yüreğine düşen bu ilk dostluğu başka çocuklara da taşır. Nereye giderse gitsin, kalbinin en derin kökünde hep o Konuşan Ağaç vardır.

Ve belki…
Bir gün sen de bir ağacın gövdesine yaslandığında, rüzgârın taşıdığı bir sesle karşılaşırsan, şaşırma.
Çünkü o ses, sana Toprak’tan kalmış bir hikâyeyi fısıldıyor olabilir:

“Doğayı koruyan her kalp, bir gün bir ağaçla konuşur.”

Similar Posts

  • |

    RENK PERİSİ LULU

    Bir varmış, bir yokmuş… Renkler Diyarı’nda yaşayan Lulu adında minik bir peri varmış. Bu peri güzel mi güzel renklerle parıldıyormuş. Lulu, gökyüzünü her sabah boyamakla görevliymiş. Güneş doğmadan önce Diyarda bulutları pembeler, maviler, morlar sürer; gökyüzünü gören herkesin içini neşeyle doldururmuş. Ve güne parlayan renklerle başlıyorlarmış. Renksiz hiçbir yer kalmıyormuş. Böylelikle kimse üzülmüyormuş. Ancak bir…

  • |

    ARVEN’İN YOLCULUĞU

    Bir zamanlar, yemyeşil ve huzurlu bir ormanın derinliklerinde, minik bir kaplumbağa yaşardı. Adı Arven’di. Arven, meraklı ve enerjik bir çocuktu; her şeye dokunmak, her şeye bakmak isterdi. Günlerden bir gün ailesinden büyük bir haber aldı: “Yuvamızı yeni bir eve taşıyoruz,” dediler. Bu ev, ormanın ötesinde, uzak ve güzel bir yerdeydi. Arven, heyecanla sevinçle atladı, ama…

  • |

    ORMANIN FISILTISI

    Ada, yaz tatilini geçirmek için büyükannesinin köy evine gelmişti. Şehirden uzak, internetin zayıf çektiği, sokakların toprakla, havanın kuş sesleriyle dolu olduğu bir yerdi burası. Oysa Ada’nın elleri tabletindeydi, kulaklarında oyun sesleri yankılanıyordu. Büyükannesinin evi, sapsarı taşlarla örülmüş, çatıları kırmızı kiremitli eski bir evdi. Pencerelerinde dantel perdeler, girişte küçük bir tahta salıncak vardı. Ev, çiçek kokulu…

  • |

    NİVA VE DOSTLUĞUN GÖLGESİ

    Bir varmış, bir yokmuş… Ormanın derinliklerinde, kahverengi pofuduk tüyleriyle minicik, sevimli bir sincap yaşarmış. Adı Niva’ymış. Her sabah, güneş ilk ışıklarını ağaçların yapraklarına serperken uyanır, çevik adımlarla dalların arasında seke seke palamut ve kuru yemiş toplarmış. Bu yemişler onun için yalnızca birer yiyecek değil, aynı zamanda en değerli hazinesiymiş; emekle, sabırla biriktirdiği bir kışlık mutluluk…

  • |

    ASLAN VE KIRILAN SAKSI

    Aslan, 1. sınıfa giden neşeli bir çocuktu. Saçları dağınık, gözleri hep parıltılıydı. Okula gitmeyi çok severdi, ama en çok teneffüsleri… Çünkü o zaman en yakın arkadaşıyla, yani topuyla buluşurdu. O gün güneş sıcacık gülümsüyordu. Aslan elinde topuyla bahçeye çıkarken yanına arkadaşı Elif geldi. İkisi birlikte koşarak okulun bahçesindeki oyun alanına gittiler. Hemen ardından sınıf arkadaşları…

  • |

    OTOPARK VE KÜÇÜK MİSAFİR

    Evde o sabah güneş perdelerin arasından içeri usulca süzülürken Akın, çoktan uyanmıştı bile. Üç katlı otoparkını hayal ediyordu gözlerinde. Arabaları, her biri farklı renkteydi: kırmızı olan itfaiyeydi, mavi polis arabası, sarı olan da en hızlı yarış arabasıydı Yatağından kalkar kalkmaz, soluğu salonda aldı. Sessizce halının üzerine oturdu, oyuncak kutusunu yavaşça açtı. Gözleri parladı. Arabaları tek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir