|

ORMANIN FISILTISI

Ada, yaz tatilini geçirmek için büyükannesinin köy evine gelmişti. Şehirden uzak, internetin zayıf çektiği, sokakların toprakla, havanın kuş sesleriyle dolu olduğu bir yerdi burası. Oysa Ada’nın elleri tabletindeydi, kulaklarında oyun sesleri yankılanıyordu.

Büyükannesinin evi, sapsarı taşlarla örülmüş, çatıları kırmızı kiremitli eski bir evdi. Pencerelerinde dantel perdeler, girişte küçük bir tahta salıncak vardı. Ev, çiçek kokulu bir bahçenin içindeydi. Ortada sarımsı toprakla örülmüş bir patika uzanıyor, patikanın iki yanında mor menekşeler, papatyalar ve salınan lavantalar sıralanıyordu.
Ama Ada bunların hiçbirine dikkat etmiyordu.

Salonda oturmuş, tablette bir yarış oyunu oynuyordu. Müzik sesi, kuşların cıvıltılarını bastırıyor, sanki doğayı dışarıda bırakıyordu. Büyükannesi o sırada mutfaktan elinde bir tabak meyveyle geldi.

“Tatlım, sesini biraz kısar mısın? Kuşların sesi duyulmuyor artık.”

Ada başını bile kaldırmadan, “Oyun daha bitmedi babaanne,” dedi huysuzca.

Büyükannesi sessizce sandalyesine oturdu, pencereden dışarı baktı. Gözleri hüzünlü ama anlayışlıydı.

“Biliyor musun Ada,” dedi, “Ben senin yaşındayken bütün gün ağaçların dallarına konuşurdum. Onlar beni hep dinlerdi. O yüzden şimdi hâlâ mutluyum. Çünkü ne zaman üzülsem, orman fısıldıyor.”

Ada kaşlarını çattı. “Ağaçlar konuşmaz ki…”

“Sen duymuyorsan, konuşmuyor değildir. Belki sen dinlemiyorsundur,” dedi büyükannesi gülümseyerek.

Ada içinden içe, büyükannesinin haklı olabileceğini hissetti. Her zaman olduğu gibi… Ama yine de sesini kısmadı. Oyun bitince tableti kenara bıraktı, suratını astı. Büyükannesi ona bir şey demedi. Sadece bahçeye çıktı, gül yapraklarını toplamaya başladı.

Bir süre sonra Ada sessizce dışarı çıktı. Güneş gökyüzünde nazlı nazlı batıyordu. Hava tatlı bir serinlik taşırken, uzaklardan gelen kuş sesleri rüzgâra karışıyordu. Kalbi biraz sıkışmış, biraz da merakla dolmuştu.
Birden ayağa kalktı. Patikayı takip ederek ormana doğru yürümeye başladı.

“Belki de biraz yürümek iyi gelir,” dedi kendi kendine.
İçinde bilmediği bir şey uyanmıştı. Sanki… bir ses ona “gel” diyordu.

Ada patikadan yürüdükçe çevresi değişmeye başladı. Bahçedeki çiçeklerin yerini uzun otlar aldı, sonra otların arasına küçük çalılar karıştı. Rüzgâr daha serin, daha özgür esiyordu burada. Sanki sadece dalları değil, Ada’nın içini de okşuyordu.

İlk kez dikkat etmeye başladı çevresine.
“Ağaçlar…” dedi fısıltıyla. “Hepsi aynı değilmiş…”

Bir ağacın altına geldi. Genişti, dalları yayılıyordu gökyüzüne doğru. Gövdesi o kadar kalındı ki, iki koluyla sarılsa bile yetmezdi. Kabuğu koyu kahverengiydi, kalın çizgilerle çatlamıştı. “Bu bir meşe,” dedi usulca. Okulda öğretmeninden duymuştu.

Hemen yanında, daha ince uzun bir ağaç duruyordu. Yaprakları zarifçe süzülüyor, hafif rüzgârda narin narin sallanıyordu. “Bu da… söğüt olabilir mi?” diye düşündü.

İki adım ileride, gövdesi dümdüz ve gri renkte bir başka ağaç gördü. Yaprakları titriyordu sanki, sanki bir şey fısıldıyordu ona.
“Huş ağacı…” dedi usulca. “Kitapta resmini görmüştüm…”

Her adımda biraz daha büyüleniyordu Ada.
Ağaçlar aynı değildi. Kimi sessizdi, kimi eğilmişti sanki onunla göz hizasına gelmişti. Kimi kocamandı, kimi minicikti ama gençti, geleceği gökyüzüne doğru büyüyordu.

“Belki de babaanne haklıdır,” dedi içten içe. “Belki de gerçekten konuşuyorlar. Sadece kulak değil, kalple dinlemek gerekiyor.”

Yapraklar hışırdadı.
Sanki cevap vermişlerdi.

Birden, biraz ilerde devrilmiş bir ağacın gövdesine oturdu. Gözleri gökyüzünde dolanan bir kuşa takıldı. O an hiçbir oyun sesi, ekran parıltısı ya da dijital dünyadan bir iz yoktu.
Sadece doğa…
Sadece Ada…
Ve fısıltılar…

Ada huş ağacının gölgesinde bir süre sessizce oturdu. Yaprakların rüzgârla dans edişini izliyordu. O sırada ayağının hemen dibine sararmış, kıvrılmış bir yaprak düştü. Hafifçe havalanıp sonra yere kondu.

Bir an başını kaldırdı. Bu görüntü…

Sanki daha önce yaşamış gibiydi.
Bir anı kıpırdadı zihninde.

Gözlerini kapattı.

Ve o koku…
Çimen, nemli toprak, uzaktan gelen bir kuş sesi…

Birden zihninde bir resim canlandı.
Küçük Ada. Belki dört yaşında.
Annesi bir ağacın altına örtü seriyor. Babası taşlardan küçük bir ocak yapıyor.
Büyükannesi yanlarına evden getirdiği vişne reçelini çıkarıyor, o meşhur çörekleriyle birlikte.

Ve büyükdedesi…
Kalın sesli, güleç yüzlü, kocaman elleriyle bir dal parçasından Ada’ya tahta bir düdük yapıyor.

“Bak, bu da ormanın sesi,” demişti gülerek.
“Dinle, ama sadece kulağınla değil… Kalbinle de…”

Ada küçük elleriyle düdüğü tutmuştu, ama sesi çıkaramamıştı.
Üzülmüştü.
Ve büyükdedesi elini onun omzuna koyup eğilmişti:
“Olmazsa da üzülme. Herkesin sesi farklı çıkar bu dünyada. Önemli olan kalbinden ne geçtiğidir.”

Ada o an yeniden dört yaşındaki haline döndü sanki.
Gözlerini açtığında, yaprağın hâlâ ayağının dibinde olduğunu gördü.

Usulca eğildi. Elini toprağa koydu. Tam o huş ağacının gövdesine…

Bir sıcaklık hissetti.

Ve sanki çok uzaklardan gelen, derin, yumuşak bir ses duydu içinde:
“Hoş geldin… Ada.”

Gözleri doldu ama ağlamadı.
Bu, ağlamak gibi değildi.
Bu…
Yıllar sonra yeniden bulunmuş bir parçayı yerine koymak gibiydi.

Ada, ormanın kokusunu, ağaçların suskunluğunu ve yaprağın fısıltısını kalbine koyarak evin yolunu tuttu.
Adımlarını sessizce attı. Gün batımı, büyükannesinin verandasına altın rengi bir ışık düşürmüştü.

Kapıyı açarken ahşap zeminden gelen gıcırdama bile ona tanıdık geldi.
İçeride büyükannesi oturmuş, ince şalını dizine örtmüş, bir kitap okuyordu.
Ama Ada’yı görünce gözlüğünü çıkarıp hafifçe gülümsedi:

“Hoş geldin, gezgin kızım.”

Ada sessizce yanına oturdu. Bir süre ikisi de konuşmadan sadece birlikte durdular.
Sonra Ada derin bir nefes aldı:

“Büyükanne… Büyükdedem bana bir düdük yapmıştı. Hatırlıyor musun?”

Büyükanne gözlerini uzaklara dikti.
“Ah evet… O gün çok güzeldi. Ormanın en sessiz ağacının dalından yapmıştı o düdüğü. ‘Bu kız, doğayı dinlesin’ derdi hep.”

“Düdüğü sakladın mı?”

Kadın usulca ayağa kalktı. Dolabın köşesindeki küçük sandığı çekip önlerine getirdi.
Sandığın üstünde “Ada’nın Oyuncakları” yazıyordu.

Tahta kapağı kaldırdığında, pamuklara sarılı küçük oyuncaklar ortaya çıktı:
Bez bir ayıcık, renkli boncuklar, kâğıttan yapılmış eski bir uçurtma…
Ve en altta…

Ahşaptan, elde oyulmuş bir düdük.
Zamanla rengi solmuş, ama hâlâ tertemizdi.

Ada parmaklarıyla düdüğü usulca kavradı.
Onca yıl sonra ilk defa…
Yavaşça dudaklarına götürdü…

Ve üfledi.

İnce ama berrak bir ses yankılandı odada.
Sanki ormanın kalbinden gelen bir melodi gibiydi bu.
Kuşların cıvıltısını, yaprakların rüzgârla konuşmasını taşıyordu içinde.

Büyükanne gözlerini kapattı.
“Aynı onun sesi gibi…” dedi.
“Büyükdedenin sesi.”

O gece televizyon açılmadı. Telefonlar köşede sessizdi.
Ada ve büyükannesi, mum ışığında eski hikâyeler anlattılar.
Birlikte çörek yediler, sonra sessizce yıldızları izlediler.

Ada derin bir huzur hissetti.
Ve kendi kendine fısıldadı:
“Gerçek dünya… burası.”

Similar Posts

  • |

    Gizli Masal Fabrikası

    Evrenin en uzak, en gizli köşesinde, insanların gözünden uzak bir yerde Gizli Masal Fabrikası duruyor. Ne dumanı var bu fabrikanın, ne de sesi. Makineleri hayal gücüyle çalışıyor; enerjisini, çocukların içten kahkahalarından alıyor. Her gece burada yeni masallar doğuyor ve sabah olmadan yeryüzüne iniyor. Kimisi yastık altlarına saklanıyor, kimisi yıldızlara işleniyor, kimisi de rüyalara usulca fısıldanıyor….

  • |

    FISILTILARLA BAŞLAYAN ŞARKI

    Bir zamanlar küçük bir kasabada, ağaçlarla çevrili bir okulda okuyan Mira adında sessiz bir kız çocuğu varmış. Mira’nın en büyük hayali şarkı söylemekmiş ama sesi duyulmasın diye teneffüslerde bile mırıldanamazmış. Oysa yüreğinde bir melodi taşıyormuş, sadece kimsenin duyamadığı… Okulda her yıl düzenlenen “Yetenek Günü” yaklaşıyormuş. Koridorda herkes fısıldaşıyormuş. Bir köşede en popüler öğrenci Elif, dans…

  • |

    RENK PERİSİ LULU

    Bir varmış, bir yokmuş… Renkler Diyarı’nda yaşayan Lulu adında minik bir peri varmış. Bu peri güzel mi güzel renklerle parıldıyormuş. Lulu, gökyüzünü her sabah boyamakla görevliymiş. Güneş doğmadan önce Diyarda bulutları pembeler, maviler, morlar sürer; gökyüzünü gören herkesin içini neşeyle doldururmuş. Ve güne parlayan renklerle başlıyorlarmış. Renksiz hiçbir yer kalmıyormuş. Böylelikle kimse üzülmüyormuş. Ancak bir…

  • |

    ZIPLAYAN ZAMAN SAATİ

    Küçük bir kasabanın tam ortasında, antikacı dükkânlarının arasında sıkışıp kalmış, tozlu vitrinli bir dükkân durur: Zamanın Ötesi. Bu gizemli dükkânın sahibi, gri sakallı, çatık kaşlı ama içten biri olan Bay Turunç’tur. Dükkânın rafları, geçmişin izlerini taşıyan yüzlerce antika eşyayla doludur. Ancak içlerinde en dikkat çekeni, duvarın tam ortasında asılı duran eski bir saat olur. Bu…

  • |

    NİVA VE DOSTLUĞUN GÖLGESİ

    Bir varmış, bir yokmuş… Ormanın derinliklerinde, kahverengi pofuduk tüyleriyle minicik, sevimli bir sincap yaşarmış. Adı Niva’ymış. Her sabah, güneş ilk ışıklarını ağaçların yapraklarına serperken uyanır, çevik adımlarla dalların arasında seke seke palamut ve kuru yemiş toplarmış. Bu yemişler onun için yalnızca birer yiyecek değil, aynı zamanda en değerli hazinesiymiş; emekle, sabırla biriktirdiği bir kışlık mutluluk…

  • |

    KONUŞAN AĞAÇ VE MİNİK BAHÇIVAN

    Kalabalık bir kasabanın kenarında, yüksek çitlerle çevrili sessiz bir bahçe uzanır. Bu bahçeye kimse adım atmıyor, çünkü kime ait olduğu bilinmiyor; ancak içeride devasa bir ceviz ağacı vardır ki dalları gökyüzüne uzanırken, kökleri toprağın derinliklerine doğru iner. Bir gün, yedi yaşındaki Toprak, kasabanın sokaklarında koştururken topunun peşine takılıp kendini bu gizemli bahçenin önünde bulur. Merakı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir