|

IŞIĞIN VE GÖLGENİN MASALI

Uzak dağların eteklerinde kurulmuş küçük ve sessiz bir köy var. Toprak yolları, kır çiçekleriyle bezeli yamaçları, dallarında kuşlar cıvıldayan meyve ağaçlarıyla masal gibi bir yer burası. Her sabah güneş doğarken, tavuk seslerine karışan gülüşmeler yayılır sokaklara. Çünkü bu köyde çocuklar özgürce oynar, koşar, düşer ama en çok da birlikte öğrenir.

Bu köyde üç çocuklu, sevgi dolu bir aile yaşıyor. Ortanca çocuk Mert, on yaşında. Sakin bakışlı, derin düşünen, elleriyle yaptığı her şeye özen gösteren bir çocuk. Kardeşlerine düşkün. Özellikle küçük kardeşi Elif’i gözü gibi koruyor. Elif altı yaşında, hayal gücüyle dolu, çiçeklerden taç yapmayı seven bir kız. Büyük abileri Emir ise on iki yaşında; biraz içine kapanık ama sorumluluk sahibi, babasına tarlada yardım eden bir çocuk.

Mert sabahları kahvaltıdan sonra hemen dışarı çıkıyor. Ya taşlarla kule yapıyor, ya da Elif’le ip atlıyor. Çoğu zaman Emir onlara katılmasa da bir kenarda gülümseyerek onları izliyor.

Köyde bir de Tural var. Aynı yaşta olmalarına rağmen Mert’le çok farklılar. Tural, enerjik ama içe dönük bir çocuk. Herkesin ortasında bulunmak istemiyor ama içten içe görünmek istiyor. Ne zaman Mert’in ismini duysa, içi karışıyor. Mert’in hep övülmesi, onun gülümseyerek herkesle oynaması Tural’ı huzursuz ediyor. Ne olduğunu anlamasa da içinde yavaş yavaş bir gölge büyüyor.

Bir gün, Mert evlerinin bahçesinde Elif’le birlikte taşlardan küçük bir kasaba kuruyor. Elif minik figürleri taş evlere yerleştirirken Mert titizlikle yollar açıyor, nehir gibi mavi kurdeleler seriyor. Tam o sırada Tural beliriyor. Sessizce izliyor onları bir süre. Sonra adımları sertleşiyor, gözleri kısılarak yaklaşıyor.

“Ne yapıyorsunuz?” diye soruyor sertçe.
Mert başını kaldırıyor: “Taşlardan bir şehir kurduk. İstersen sen de bir ev yapabilirsin.”
Ama Tural cevap vermiyor. Birkaç adım daha yaklaşıyor, Elif’in yerleştirdiği taş evlerden birini alıyor ve yere fırlatıyor. Ardından, Mert’in yaptığı köprüleri tekmelemeye başlıyor. Her taş devrildikçe, Elif’in gözleri doluyor.

Mert öne atılıyor, ama Tural’a bağırmıyor. Sadece bir adım geride duruyor. “Neden yaptın bunu?” diye soruyor sakin ama üzgün bir sesle.
Tural cevap vermiyor. Dönüp arkasına bile bakmadan uzaklaşıyor. Ama yürürken kalbi daha da sıkışıyor. Bu yaptığı ona iyi hissettirmiyor. Hatta içi daha da kararıyor.

Akşam olup gökyüzü turuncuya boyandığında, Tural köyün dışında küçük bir dere kenarına gidiyor. Taşlara oturup elindeki sopayla toprağı kazıyor. Yalnızlık, göğsünün tam ortasında ağırlaşıyor. Anlamadığı bir öfke, bir burukluk dolaşıyor içinde. “Ben neden böyleyim?” diye fısıldıyor kendi kendine.

Ertesi gün tek başına ormana doğru yürüyor. Sessizliği seviyor çünkü kimse bir şey sormuyor. Yolda bir ağaç kovuğunda kuş yavruları görüyor. Minicik gagalarıyla annelerini bekliyorlar. Tural içinden bir şey yapmaması gerektiğini biliyor ama içindeki o karanlık dürtü galip geliyor. Dala uzanıyor, yuva hafifçe sarsılıyor. Tam o anda ayağı kayıyor ve çamurlu bir çukura düşüyor. Kolunu kurtarmaya çalışıyor ama hareket ettikçe daha çok batıyor. Panik başlıyor. Kalbi hızla çarpıyor. “Yardım edin!” diye bağırıyor ama kimsecikler yok.

Dakikalar sonra bir ayak sesi duyuluyor.
Mert beliriyor.

Mert ter içinde, ama dikkatle yaklaşıyor. “Sakin ol, seni çıkaracağım,” diyor.
Dalı uzatıyor. Tural, çamurlu eliyle sımsıkı tutuyor. Birkaç çekişin ardından dışarı çıkıyor. İkisi de yere yığılıyor. Sessizlik… Sonra Tural gözlerini kaçırarak soruyor:
“Neden yardım ettin bana?”
Mert cevap veriyor: “Çünkü senin kötü biri olmadığını biliyorum. Sadece bazen insanlar kendilerini kötü hisseder. Ama bu, kötü oldukları anlamına gelmez.”

O söz Tural’ın kalbine oturuyor. Ama cevabı yok. Eve yürürken sessiz kalıyor. O gece gözünü bile kırpmıyor. İçindeki çelişki daha da belirgin.

Sabah, soluğu köyün yaşlı bilgesi Salih Dede’nin evinde alıyor. Dede onun geldiğini görünce gülümsüyor.

Köyün hemen dışında, eski meşe ağaçlarının gölgesinde, çatısı kiremitle değil yosunla örtülmüş küçük bir ev durur. Bu evde Salih Dede yaşar. Onu köyde herkes tanır ama kimse tam olarak ne zaman yaşlanmaya başladığını hatırlamaz. Sanki hep o yaşta, hep o dingin bakışla duruyormuş gibidir. Beyaz sakalı göğsüne kadar uzanır, kaşlarının altında ise karanlıkla aydınlığı aynı anda görebilen gözler yer alır.

Evinin önünde bir ceviz ağacı büyür. Yaz kış gövdesiyle sanki dedeyi korur gibi durur orada. Bahçesinde her daim taze nane kokar, ve kapısının önündeki küçük bankta, yılların izlerini taşıyan bir baston ile birlikte bir çift eski terlik bekler.

Tural sabahın erken saatinde geldiğinde, dedenin bahçesi serin sabah güneşiyle aydınlanıyordur. Kuşlar cıvıldar ama Tural’ın yüreğinde sessizlik vardır. Utangaç adımlarla kapıya yaklaşır. Ne kapı çalar, ne seslenir. Zaten gerekmez. Salih Dede kapıyı açmış, elinde bir fincan tarçınlı çayla onu bekliyordur sanki.

“Gel bakalım, Tural,” der dede, sesinde ne bir yargı, ne de merak vardır. Sadece bir kabulleniş, bir davet.

Tural ürkekçe yaklaşır. Dede, ceviz ağacının altındaki ahşap sandalyeye oturmasını işaret eder. Ardından yanına gelir ve kendi yerine geçmeden önce bir an durur, gözlerini çocuğun gözlerine diker.

“İçin kalabalık bugün,” der, gülümseyerek. “Hadi otur. Kalbini dinleyelim biraz.”

Tural, dedenin o bakışıyla bir an donakalır. Sanki dede onun içinden geçen her şeyi birer birer okumuş gibidir. Sadece yaşlı bir bilgenin bakabileceği gibi bakar: Yargılamadan, ama her şeyi bilerek.

İkisi de oturur. Rüzgâr yaprakları hışırdatır. Dede, çayından bir yudum alır, sonra sessizliği bozmaz. Tural başta ne diyeceğini bilemez. Parmaklarını birbirine geçirir, başını öne eğer. Sonunda sesi titreyerek fısıldar:

“Ben… ben Mert’i kıskandım.”

Salih Dede gözlerini gökyüzüne çevirir, derin bir nefes alır. Ardından başını yavaşça sallar.

“Kıskanmak kötü bir şey değil evlat… Anlamaya çalıştığın sürece.”

Sonra bastonunu yere dayar, biraz öne eğilir.

“İnsan kalbi, bir ormana benzer. İçinde türlü türlü duygular yaşar. Bazısı gürül gürül akan bir nehir gibi berrak, bazısı ise gölgelerde gizlenir. Sen o gölgede bir hisle tanıştın sadece.”

Tural şaşkınlıkla dedeye bakar. Korkmaz. Çünkü dede yargılamıyordur, sadece ışık tutuyordur.

“Yine de…” der Tural, sesi kırık, “… neden böyle hissettim? O hep mutlu gibi, herkes onu seviyor. Ben de istedim, ama elimden gelmedi. Hep kötü bir şey yapmak istedim… sonra pişman oldum.”

Salih Dede usulca başını sallar. Gözleri yumuşar, sesi daha da derinleşir:

“Bilirsin mi Tural, doğuda bir inanış vardır. İnsanın içinde iki güç yaşar: biri ışık, biri gölge. Buna yin ve yang derler. Her insanın kalbinde bu iki taraf birlikte yaşar. Kıskanmak, üzülmek, sinirlenmek… bunlar gölgelerimizdir. Ama gölgen olmadan ışığını fark edemezsin. Yeter ki gölgene kalbini teslim etme.”

Tural başını kaldırır, gözleri hafif nemlidir. “Peki ışığı nasıl dinleriz?” diye sorar, sesinde çocuksu bir umut vardır.

Dede elini Tural’ın omzuna koyar.

“Sessiz kaldığında… Ve kalbinde yankılanan o iç sesi duyduğunda… İşte o, ışığın sesidir. O sesi duy ve ona göre yaşa. Çünkü gerçek cesaret, sadece iyi hissetmek değil; kötü duygularla yüzleşip yine de iyi kalabilmektir.”

Tural’ın gözlerinden bir damla yaş süzülür. Ama bu, pişmanlığın değil; içten gelen bir aydınlanmanın gözyaşıdır. Sanki kalbinin derinliklerine ilk kez bir ışık dokunur gibi.

Salih Dede, elini bastonuna dayar, yavaşça ayağa kalkar.

“Hadi şimdi git,” der. “Ama bu sefer yalnız kalmaya değil, ışığını paylaşmaya…”

Tural kalkar. Dedenin söyledikleri kulağında çınlarken, içi garip bir huzurla doludur. Köy yolu aynı, ağaçlar aynı… ama Tural artık bambaşka bir çocuktur.

O günden sonra Tural değişiyor. Mert’le birlikte oyun kuruyor, Elif’e masallar anlatıyor. Emir’le birlikte taş ev yapıyor. Ve artık köyde, sadece Mert’in değil, Tural’ın da adı saygıyla anılıyor.

Köyde rüzgâr aynı esiyor, güneş yine aynı doğuyor. Ama bir çocuğun kalbindeki fırtına dinince, köydeki hava da daha bir ferah esiyor.

Ve masal şöyle bitiyor:

“Bazen iyilik, bir çocuğun uzattığı el, bir dedenin anlattığı söz ve yüreğin derinliklerinde yankılanan o sessiz fısıltıdır:
‘İçindeki ışığı seç…’”

Similar Posts

  • |

    FISILTILARLA BAŞLAYAN ŞARKI

    Bir zamanlar küçük bir kasabada, ağaçlarla çevrili bir okulda okuyan Mira adında sessiz bir kız çocuğu varmış. Mira’nın en büyük hayali şarkı söylemekmiş ama sesi duyulmasın diye teneffüslerde bile mırıldanamazmış. Oysa yüreğinde bir melodi taşıyormuş, sadece kimsenin duyamadığı… Okulda her yıl düzenlenen “Yetenek Günü” yaklaşıyormuş. Koridorda herkes fısıldaşıyormuş. Bir köşede en popüler öğrenci Elif, dans…

  • |

    ASLAN VE KIRILAN SAKSI

    Aslan, 1. sınıfa giden neşeli bir çocuktu. Saçları dağınık, gözleri hep parıltılıydı. Okula gitmeyi çok severdi, ama en çok teneffüsleri… Çünkü o zaman en yakın arkadaşıyla, yani topuyla buluşurdu. O gün güneş sıcacık gülümsüyordu. Aslan elinde topuyla bahçeye çıkarken yanına arkadaşı Elif geldi. İkisi birlikte koşarak okulun bahçesindeki oyun alanına gittiler. Hemen ardından sınıf arkadaşları…

  • |

    Gizli Masal Fabrikası

    Evrenin en uzak, en gizli köşesinde, insanların gözünden uzak bir yerde Gizli Masal Fabrikası duruyor. Ne dumanı var bu fabrikanın, ne de sesi. Makineleri hayal gücüyle çalışıyor; enerjisini, çocukların içten kahkahalarından alıyor. Her gece burada yeni masallar doğuyor ve sabah olmadan yeryüzüne iniyor. Kimisi yastık altlarına saklanıyor, kimisi yıldızlara işleniyor, kimisi de rüyalara usulca fısıldanıyor….

  • |

    KONUŞAN AĞAÇ VE MİNİK BAHÇIVAN

    Kalabalık bir kasabanın kenarında, yüksek çitlerle çevrili sessiz bir bahçe uzanır. Bu bahçeye kimse adım atmıyor, çünkü kime ait olduğu bilinmiyor; ancak içeride devasa bir ceviz ağacı vardır ki dalları gökyüzüne uzanırken, kökleri toprağın derinliklerine doğru iner. Bir gün, yedi yaşındaki Toprak, kasabanın sokaklarında koştururken topunun peşine takılıp kendini bu gizemli bahçenin önünde bulur. Merakı…

  • |

    ORMANIN FISILTISI

    Ada, yaz tatilini geçirmek için büyükannesinin köy evine gelmişti. Şehirden uzak, internetin zayıf çektiği, sokakların toprakla, havanın kuş sesleriyle dolu olduğu bir yerdi burası. Oysa Ada’nın elleri tabletindeydi, kulaklarında oyun sesleri yankılanıyordu. Büyükannesinin evi, sapsarı taşlarla örülmüş, çatıları kırmızı kiremitli eski bir evdi. Pencerelerinde dantel perdeler, girişte küçük bir tahta salıncak vardı. Ev, çiçek kokulu…

  • |

    OTOPARK VE KÜÇÜK MİSAFİR

    Evde o sabah güneş perdelerin arasından içeri usulca süzülürken Akın, çoktan uyanmıştı bile. Üç katlı otoparkını hayal ediyordu gözlerinde. Arabaları, her biri farklı renkteydi: kırmızı olan itfaiyeydi, mavi polis arabası, sarı olan da en hızlı yarış arabasıydı Yatağından kalkar kalkmaz, soluğu salonda aldı. Sessizce halının üzerine oturdu, oyuncak kutusunu yavaşça açtı. Gözleri parladı. Arabaları tek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir