NİVA VE DOSTLUĞUN GÖLGESİ
Bir varmış, bir yokmuş… Ormanın derinliklerinde, kahverengi pofuduk tüyleriyle minicik, sevimli bir sincap yaşarmış. Adı Niva’ymış. Her sabah, güneş ilk ışıklarını ağaçların yapraklarına serperken uyanır, çevik adımlarla dalların arasında seke seke palamut ve kuru yemiş toplarmış. Bu yemişler onun için yalnızca birer yiyecek değil, aynı zamanda en değerli hazinesiymiş; emekle, sabırla biriktirdiği bir kışlık mutluluk sandığı gibiymiş.
Niva, her sabah olduğu gibi yine gün doğarken ormanın kokusunu içine çekerek yemişlerini aramaya koyulmuş. Tam da bir meşe ağacının altında dolgun bir palamut bulmuşken, birden sevinçli sesler duymuş. Başını kaldırdığında, dostları Kirpi Kiko ve Bilge Baykuş Moni’yi karşısında görmüş. Niva gözlerini kısıp gülümsemiş:
“Merhaba dostlarım! Bu kadar erken saatte sizi burada görmek ne hoş bir sürpriz!”
Moni kanatlarını hafifçe geriye açıp, sabah serinliğinde yumuşak bir sesle cevap vermiş:
“Aslında seni arıyorduk. Bugün için başka bir planın yoksa, hep birlikte güzel bir piknik yapalım diye düşündük.”
Niva’nın yüzündeki gülümseme biraz sönmüş. “Piknik” kelimesi kulağa her ne kadar güzel gelse de, aklı bir anda evindeki hazinelerine gitmiş. O sabah topladığı, tek tek seçtiği yemişleri paylaşma fikri göğsünde ufak bir sıkıntı yaratmış. Çünkü paylaşmak, elindekinden vermekti. Ve elindekiler, onun emeği, onun birikimi, onun konforuydu.
Kısa bir duraksamadan sonra, biraz mahçup bir ifadeyle başını yana eğmiş:
“Aslında… bugün biraz yoğun bir programım var. Toplanacak çok şey var, işlerim aksar.”
Kiko ve Moni birbirlerine bakıp hafifçe gülümsemişler. Onlar Niva’yı tanıyorlarmış. Ve onun içindeki cömert kalbi de. Ama bazen en parlak yüreğin bile, sevginin paylaşarak büyüdüğünü hatırlaması gerekirmiş.
Kiko ve Moni, Niva’nın cevabına kırılmış gibi görünmeseler de, içlerinde hafif bir hüzün taşımışlar. “Peki öyleyse,” demiş Kiko, dikenlerini usulca silkeleyerek. “Belki başka bir gün.”
Moni ise kanatlarını toplayıp eklemiş:
“Biz dere kenarına doğru gidiyoruz. Vazgeçersen bize katılabilirsin, her zaman yerimiz var.”
Ardından birlikte yürüyüp gitmişler. Niva tek başına kalakalmış. Dalların arasından sabah ışığı süzülmüş, kuşlar neşeyle cıvıldamış, ama onun içindeki sessizlik bir türlü dağılmamış. Elindeki palamuta baktığında, ilk kez o kadar da değerli görünmemiş gözüne.
Göz ucuyla arkadaşlarının uzaklaştığı yöne bakmış. İçinde tuhaf bir his kıpırdanmış: hem suçluluk, hem de bir şeyleri kaçırmış olmanın burukluğu. “Neden hayır dedim ki?” demiş kendi kendine. “Belki bir iki palamut eksilse bile, kalbim daha dolu olurdu…”
O gün öğlene kadar toplamaya devam etmiş, ama sepeti ne kadar dolsa da içindeki boşluk bir türlü dolmamış. Sonunda, tam sepetini ağacın kovuğuna yerleştirirken duraksamış. “Bazen… bir şeyleri biriktirmek yerine, paylaşmak daha güzeldir,” diye mırıldanmış.
Niva, en güzel palamutlarını seçmiş, sepetine özenle yerleştirmiş. Ardından, minik ayaklarıyla dere kenarına doğru seke seke yola çıkmış.
Arkadaşlarına yaklaştığında onları görmüş. Kiko sırt üstü uzanmış, gökyüzüne bakıyormuş. Moni ise bir çiçek üzerine konan kelebekleri izliyormuş. Niva yavaşça yanlarına yaklaşmış, sepetini yere bırakmış.
“Belki biraz geç kaldım… ama hala bir palamut böreğine yeriniz vardır, değil mi?” demiş gülümseyerek.
Kiko’nun gözleri parlamış, Moni kanat çırpmış.
“Senin için her zaman yerimiz var, Niva,” demiş Moni.
O gün, gökyüzü hiç olmadığı kadar berrakmış. Niva, ilk kez o kadar çok gülmüş. İçinden gelen bu sıcaklık, bir palamuttan çok daha kıymetliymiş. Çünkü dostluk; bölüştükçe çoğalan, paylaştıkça parlayan bir hazineymiş.
Ve Niva, o günden sonra hazinelerini toplarken hep bir kısmını ayırmış:
Dostluk için, bir arada gülmek için, ve en önemlisi… kalbinin iyiliğini hatırlamak için.