Gizli Masal Fabrikası

Evrenin en uzak, en gizli köşesinde, insanların gözünden uzak bir yerde Gizli Masal Fabrikası duruyor. Ne dumanı var bu fabrikanın, ne de sesi. Makineleri hayal gücüyle çalışıyor; enerjisini, çocukların içten kahkahalarından alıyor. Her gece burada yeni masallar doğuyor ve sabah olmadan yeryüzüne iniyor. Kimisi yastık altlarına saklanıyor, kimisi yıldızlara işleniyor, kimisi de rüyalara usulca fısıldanıyor.
Ama bir sabah, dünya sessizlikle uyanıyor. Hiçbir çocuk rüya görmüyor. Masallar kayıp. Yastık altları bomboş. Fabrika durmuş durumda.
Fabrikanın içinde yaşayan küçük —Masal Yazarları— ne yazabiliyor ne düş kurabiliyor. Ejderhalı masallar yazan da uzayda geçenleri kurgulayan da sihirli ormanlardan bahseden de hepsi aynı şeyden yakınıyor: Kalemler çalışmıyor, kelimeler kaçmış, hayal perileri görünmez olmuş.
En bilge masal yazarı Bay Mürekkep bile ne yapacağını bilemiyor. Çünkü böyle bir şey sadece bir kez çok uzun zaman önce olmuş. Masallar susarsa, çocuklar hayal etmeyi unutur. Hayalsiz çocuklar büyüdüğünde dünya renksiz olur. Bu sadece bir masal krizi değil; bu, dünyanın düş gücünü kaybetmesi demek.
Yeryüzünde yaşayan Zuzu adında dokuz yaşında bir kız, o gece rüyasız uyanınca bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor. Masallar eksik geliyor ona. Kitaplar sanki eskisi gibi içini ısıtmıyor. Tam o anda yastığının altından minik bir not buluyor. Üzerinde altın harflerle yalnızca bir cümle yazıyor: “Sadece hayal gücü güçlü olan bir çocuk bizi kurtarabilir.” Notun ucundan yükselen ışık Zuzu’yu sarıyor ve onu bir anda Masal Fabrikası’nın kapısına getiriyor.
Fabrika perişan. Dişliler pas içinde, kelime çarkları donmuş, renk tüpleri sönmüş. Titrek bir ses yankılanıyor: “Sen misin… Seçilen çocuk?” Zuzu’ya masalların neden suskun olduğunu anlatıyorlar. Çünkü çocuklar artık sadece izliyor, okumuyor. Kendi hayallerini kurmayı unutuyorlar. Ama Zuzu hâlâ hayal kurabiliyor.
Bay Mürekkep ona eski, büyülü bir defter uzatıyor: “Bu ilk masal kitabı. Üç parçaya ayrıldı. Parçaları bulmadan kelimeler geri dönemez.” Zuzu’nun görevi başlıyor.
İlk parçayı çocukluk anılarında arıyor. Büyükannesinin anlattığı “Kaybolan Tren Masalı”nı hatırlıyor. Tren istasyonuna gidip gözlerini kapatıyor, masalı yüreğinden geçiriyor. Birden elinde saydam, masal harfleriyle ışıldayan bir yaprak beliriyor.
İkinci parça, eski oyuncak kutusunda gizli. Bebeklerinden birinin içinden düşen kağıtta şu yazıyor: “Benimle konuşmayı bırakmasaydın, belki korkuların da konuşurdu.” Gözleri dolsa da, ikinci parçayı buluyor.
Üçüncü parça, gelecekteki hayalinde saklı. Zuzu ellerini kalbine koyuyor: “Büyüyünce yazar olacağım. Kendi masallarımı yazacağım.” Ve son parça da elinde.
Parçaları Bay Mürekkep’e teslim ettiğinde, fabrika canlanıyor. Dişliler dönüyor, mürekkep çağlayanlar gibi akıyor, kelimeler havada dans ediyor. Masallar geri dönüyor. Zuzu’ya altın bir kalem veriliyor: “Artık sen de bir Masal Yazıcısısın.”
Sabah olduğunda, Zuzu kendi yatağında gözlerini açıyor. Yastığının altında altın kalem ve ilk sayfası yazılmış bir defter var: “Bir zamanlar masallar susmuştu. Ama bir kız çocuğu, kalbinden hayal kurarak onları geri getirdi…”
O günden sonra Zuzu yazmaya başlıyor. Sınıf arkadaşları onun masallarını okudukça herkes yeniden hayal kurmayı hatırlıyor. Fabrika ise hiç durmadan çalışıyor. Çünkü her yeni masal, bir çocuğun kalbine düşüyor.
Ve unutma:
Eğer geceleri güzel bir rüya görüyorsan…
Belki de o masal, Gizli Masal Fabrikası’nda senin için yazılıyordur.